Pages

29 Ekim 2011 Cumartesi

Gezencenin Seyahatnamesi

Bizim oralarda çok gezen insana “gezence” derler. Biz de bu aralar tam öyle olduk. Gerek arkadaş ziyareti, gerekse iş mazereti derken bakmışız arka arkaya kaç hafta evimize hasret yollara düşmüşüz… Şikayetimiz yok zira ikimiz de gezip görmeyi seviyoruz ancak ‘her şey kararında güzel’ demiş büyüklerimiz ya biz de kararına geldik.
Bu sebeptendir ki bir kaç haftadır ayrı düştük Mezun.com ve sizlerle. Oysa ki kadınlarla ilgili konuşacağımız daha bir dolu konu var. Kadın güncesine bıraktığım yerden devam edecegim…
Ancak bu hafta biraz gittiğimiz yerlerden bahsetmek istedim. Bir süreliğine Kolorado’daydık. Doğum günleri, mezuniyetler, geç kalmış buluşmalar derken zaman nasıl geçti anlamadık. Orası memleket gibi bizim için. Ne de olsa yurtdışında gözümüzü açtığımız, buralarda yaşamayı öğrendiğimiz ilk yer, dolayısıyla yeri ayrı. Ama bizim için bir sürü ilki barındırmasının yanında eyalet olarak da muhteşem bir yer Kolorado.
Rocky dağlarının gerek iklim gerekse coğrafi açıdan ikiye böldüğü bu eyaletin doğal güzellikleri zaten Amerika’da da dillere destan. Burada yaşayan insanların büyük bir kısmı doğa sporlarına oldukça meraklılar. Doğanın cömertçe sunduğu her türlü imkanı eğlenceye ve spora çevirmeyi bilmişler. Etrafta dağlar, nehirler böyle bol olunca, doğal olarak eyalette milli parklar cennetine dönüşmüş. Tabii elde olanı korumayı da çok güzel bilmişler hakkını vermek lazım. Her türden, her yaş grubundan insan için yapılabilecek onlarca aktivite var. Tabii ki en popüler olanı dağlardan dolayı ‘kayak’. Aspen, Vail gibi dünyaca ünlü kayak merkezlerine ev sahipliği yapıyor. Her yıl ülkenin ve hatta dünyanın dört bir yanından insanlar kayak merkezlerine akın ediyorlar. Onun dışında dağcılık, kaya tırmanıcılığı, yürüyüş, balıkçılık gibi geniş bir aktivite yelpazesi sunuyor Kolorado. Gerek eğitim düzeyi gerekse kişi başına düşen gelir seviyesi açısından da oldukça gelişmiş bir yer. Yapısında altın, başta olmak üzere birçok maden yatağı bulunduğundan madencilik açısından da oldukça önemli bir yer. Amerika haritası üzerinde neredeyse ortada bulunuyor. Bu yüzden Kaliforniya başta olmak üzere birçok eyalete ulaşım açısından oldukça merkezi. Bu gibi sebeplerden de olsa gerek ‘Ortabatının incisi’ diye anılıyor. Bu ülkede her eyaletin anıldığı bir isim var. Bir bakıma bizim Kahraman Maraş’ımız ya da Gazi Antep’imiz gibi de diyebiliriz. Ancak bunlar takma isimler günlük dilde eyaletin ismi kullanılmıyor. Mesela Kaliforniya’ya, zamanında bulunan altınlardan ötürü ‘Golden State’ yani altından eyalet deniliyor; bizim şu anda yaşadığımız Georgia’ya ‘Peach State’ yani şeftali eyaleti deniyor. Çünkü oldukça iri ve lezzetli şeftaliler üretiyorlar. Kolorado’nun lakabı ise ‘Centennial State’ çünkü bağımsızlık anlaşmasının imzalanmasından 100 yıl sonra eyalet olarak kabul edilmiş. Rocky dağlarındaki eşsiz manzaradan dolayı’ diğer bir takma adı da rengarenk eyalet.
Bizim yaşadığımız şehir, Golden adında Boulder ve Denver gibi iki büyük şehirin ortasında aslında ancak kasaba denilebilecek büyüklükte bir yerdi ama şansımız o ki ünlü Buffalo Bill’ in mezarı tam da evimizin eteğinde bulunduğu tepenin üzerindeydi. Önceleri asker ve bison avcısı olan Buffalo Bill sonradan hayatını at üzerinde şovlar yaparak kazanmaya başlamış. Mezarının olduğu yerde küçük de bir müze vardı. Yıllarca Red Kit’de izlediğimiz Buffalo Bill ve Calamity Jane’in aslında ne kadar da renkli kişilikler olduğunu öğreniyorsunuz müzedeki resimlerden ve hayatlarını anlatan kısa filmlerden.
Aslına bakarsanız, daha anlatacak bir dolu özelliği var bu güzelim eyaletin ama buralara gelip gezme planı yapanlar eminim internet üzerinden çok daha ayrıntılı bilgilere ulaşacaklardır. Ben sizlere ufak bir tanıtım yapmak istedim.

Gezence Niagara'da...

Yıllardır romantik hikayelerde duyduğumuz, Hollywood filmlerinde gördüğümüz Niagara şelaleleri tam karşımızdaydı. Olanca gücüyle dökülürken nehre, şiddetin huzura dönüştüğünü duyabiliyorduk. Şehre girdiğimizde havadaki nemin kokusu, bir duvar örmüştü önümüze. Öylesine yoğundu ki, sanki tüm şehre tülden bir perde örtmüştü. İlerlemek güçtü. Gecenin oldukça geç bir saati olduğundan, henüz görsel anlamda tatmin olamamıştık. Yarını bekleyecektik çaresiz…
Ertesi gün, uyanır uyanmaz pencereye koştum, zira manzara harikaydı. Çağlayanın coşkusu bir anda içime doldu. Eşimin güzel süprizi sayesinde odadan da rahatlıkla görebiliyorduk şelaleleri. Ancak yetmedi, bir an önce çıkıp yakından görmek istedik bu doğa harikasını. Sonradan iyi yaptığımızı anladık çünkü akşamüstü hava muhalefetine kalmıştık. Bir anda sis indi, göz gözü görmez oldu. Bu durumun, Mayıs ayı içinde çok da normal olmadığını ama burada havanın değişken olabileceğini, gelmeden önce mutlaka hava durumuna bakılıp ona göre tatil planı yapılması gerektiğini vurguladı buranın yerlileri. Hatta ziyaretin yaz mevsimine denk getirilmesini salık verdiler. Bizim böyle bir bilgimiz olmadığı için önceden, inşallah yine geliriz temennileriyle geçirdik iki günümüzü… Neyse ki turlar hala çalışıyordu.
Şelaleri görmek için hava güzel ise nehrin kenarına yapılmış yürüyüş yolundaki banklardan birine oturabilirsiniz ya da çeşitli turlara katılabilirsiniz. Mesela tam suyun aktığı noktaya kadar götüren vapurlar var. Ancak içinize kalın birşeyler giymenizi öneririm yoksa ıslandıktan sonra rüzgârın da etkisiyle bir hayli üşüyor insan. Tecrübeyle sabitlenmniştir. Ama bu kadar yakına gelince görüntü muazzam. Sanki elinizi uzatsanız, onca su bir anda avuçlarınızı köpük köpük dolduracak gibi. Sakın buna aldanmayın, zira şelalelerden saniyede 2,800 m3 su akmakta olup, suyun yüzde doksanı Kanada kısmındaki Atnalı şelalesi üzerinden dökülmektedir. Bu şelalenin yüksekliği 53 m dolayısıyla bu akışın hızını ve yarattığı gücü az çok tahmin edebilirsiniz. Genel olarak biri Kanada’ da, diğer ikisi Amerika kısmında olmak üzere üç şelale var. Amerika kısmındaki şelaler aslında bütün şeklinde görünüyor. Biz Kanada kısmında kaldığımızdan her üçünü de net bir şekilde görebiliyorduk. Özellikle akşamları şelalerin ışıklandırılmasiyla muhteşem bir görsel şölen yaşanıyor. Oldukça da romantik.
niagara_falls

Amerika kısmındaki Niagara şehri nispeten daha eski bir yerleşim gibi. İçinde güzel barlar olan hoş bir şehir merkezi. Şelalelerin olduğu kısmı milli parka çevirmişler. Kanada kısmında olan turlar aynı şekilde Amerika kısmında da var. Anladığım kadarıyla su ortak kullanım alanı. Turlardan bahsetmişken, diğer bir tur da tünellerden geçerek şelalerin hemen altına kadar gitmenizi sağlıyor. Ama bu gezi kesinlikle güneşli, güzel bir havada yapılmalı. Suyun üzerinde oluşan renk oyunlarını izlemek harika. Şelalelerin tam karşısında tam da iki ülkenin arasında, her iki kısmıda rahatlıkla görebileceğiniz bir noktada bizim Boğaz köprüsüne benzeyen Gökkuşağı köprüsü bulunuyor.
Kanada kısmı nispeten daha küçük olmakla birlikte biraz daha turistik gibi. Geceleri şehrin içinden yükselen sesler, ışık gösterisi ve şelalelerin sesiyle güzel bir ahenk oluşturuyor. Her iki tarafta gazinolar var rengarenk. Ancak bizim ilgimizi daha ziyade canlı müzik yapan restoranlar çekti. Özellikle Brezilya tarzı restoranları hararetle tavsiye edebilirim. Gerek şovları, gerekse menüsü oldukça doyurucu. Kesinlikle aç gidilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Aslında bunca yıldır romatizmin yaşanabileceği en güzel yerlerden biri olarak duyduğumuz, filmlerde balayı için ille de tek geçilen bir yer olarak gördüğümüz Niagara şelaleleri, anlatıldığından daha sade, daha huzurlu bir yer. Oldukça güzel bir yer olduğu muhakkak ancak ben de Ürgüp, Göreme’ yi gördüğüm zamanı hatırlattı. Aslında bizim yıllardır kartpostallardan gördüğümüz büyük peri bacalarının gerçekte yalnızca bir kaç tane olduğunu, gerisinin yine de görkemli olmakla birlikte peri bacalarından çok değişik yerşekilleri olduğunu gördüğümde, o günkü çocuk aklımla ilk başta hayal kırıklığı yaşadığımı ama daha da gezdikçe yine de ne kadar büyük bir zenginliğe sahip olduğumuzu düşündüğümü hatırlıyorum. Şimdi aynı şekilde nedenini bilmeden Niagara şelalalelerini yıllarca nasıl hayal ettiysem, yalnızca üç tane şelale olduğunu, ama asıl reklamı yapılanın Kanada kısmındaki büyük Atnalı şelalesi olduğunu görünce sadece bu kadar mı demek geldi içimden. Ama bu söylediklerim size yanıltmasın. Yine de dünyada kesinlikle görülmesi gereken yerlerden biri olduğunu düşünüyorum. Böylesi bir doğa harikasının bir ikincisi olmadığı aşikâr. Ancak burada yaşayan insanların, sahip olduklarını nasıl temsil ettiklerini, nasıl da reklamını yaptıklarını görünce, karşılarında şapka çıkarmamak içten bile değil…
Buradan ayrılırken gözümün önünde Niagara şelaleleri, aklımda ise kendi ülkemin güzellikleri vardı. Nasıl oluyor da gözlerimizi kapayıp, hissetmeden, düşünmeden kaybettiklerimiz… Biz ki onlarca medeniyetin beşiği olmuş bir toprak parçasında elimizin altında muazzam bir doğayla yüzyıllarca yaşayıp gitmişiz. Sizce ülkemiz daha fazlasını hak etmiyor mu? Daha açık yürekleri, aydınlığı, geleceği hak etmiyor mu?
Sevgiler,
Yasemin

Kültür Şoku

Önce kültür şokunun genelleşmiş manasını vereyim ki ilk defa duyan arkadaşlar’’bu da ne ola ki?’’ demesinler.
Kendi bulunduğun şehirden, konuştuğun dilden, arkadaşlarından, ailenden coook uzaklarda başka bir kültürün yaşandığı bir şehre ya da ülkeye gidiyorsun ya iste orada yaşayacağın uyumsuzluk sorununa verilen genelleştirilmiş bir tabir oluyor bu kültür şoku. Herkes tarafından olduğu gibi benim tarafımdan da pek sevilmeyen, atlatılması kısa sürmesi temenni edilen, bol işkenceli, mutsuz, huzursuz bir dönemdir.
Asıl nedeni etrafımızdaki çevreyi, dili, kültürü, yemeklerini, yaşayış tarzlarını içeren tüm farklılıkları tanımıyor olmaktan geliyor bence. Yoksa herkes bir şekilde ailesinden, arkadaşlarından uzağa gidebildiğinin gayet farkında ama gün geliyor ki özlem denilen hastalıklı bir illet de düğümlenince boğazınıza bu duygu daha da katmerleşiyor ve içinizde sanki onu köklendiriyorsunuz farkında olmadan.
Yalnızlığınızda iken ne denli güçlenebildiğinizi farkettiginiz an gerçi bu durumdan hoşnutluk duymaya başlıyorsunuz ama bu ‘’kültür farkı kavramınının yarattığı ‘’kültür şoku’’nun reddini ruhumuza kabul ettirebilmek ilk 8 ayımızı alıyor yine de.
Ben hatırlıyorum kendimi.
Ne heyecanla gitmiştim Amerika’ ya. Kaç çeşit düzenlenen partilerden geçmiştim. İşyerimde müdürlerimin de olduğu ayrı bir parti. İşyerimden sevdiğim arkadaşlarla dışarıda Meksikan lokantada ayrı bir parti. Özel arkadaşlarımla yapılan bir caz-bar parti. Kız arkadaşlarımla kına gecesi modunda göbek havalı bir parti. Akrabalar ve aileler içerisinde yapılan tebrik içeren ağır bir parti. Akrabalarım içerisindeki akranlarımla yapılan bir eller havaya Kenan Doğulu partisi ve ex nişanlı ile yapılan gözyaşı dolu bir parti. Yani toplamda vizemin çıkması ve gidişim arasındaki 6 haftalık süreç içerisinde tam 7 ayrı parti.
Yine kendi tecrübelerime dayanarak söylüyorum ki 19 yaş altında iseniz Kültür Şoku’ nu yaşamıyorsunuz. Zira yaş olarak zaten baştan sona Şok’ tasınız sürekli. Şoktan çıkışınız büyümek demekle eş değer oluyor bu yaşlarda.
******
İste bu şok’ la ilk tanışma hikâyeme dönüyorum.
Her şey o kadar güzeldi ki, o kadar heyecanlı ve mutlu idim ki, havaalanı bekleme salonuna gittiğimde kalmıştım tek başıma ve ne yaptığımın ancak o an farkına varabilmiştim. İçimde müthiş bir özgüven, sanki yüreğimden dışarı çıkmak isteyen bir heyecan vardı. Bunun adı adrenalinmiş sonradan öğrendim ve her yurtdışı çıkışımda ne hikmettir hep aynı sevinci yaşadım-yaşıyorum.
Amerika JF Kennedy Havaalanı’na indim. Saat akşam 10. Beni karşılamaya gelecek olan Türk okul görevlisi ortalarda yok. Elimde küçük bir valiz, bir sırt çantası kalakalmışım ortalarda. Havaalanı görevlisi polisler bana yardımcı olmaya çalışıyorlar, telefon kartı aldım, elimdeki telefon numaralarını arıyorlar, kapı-duvar. Tam 4 saat havaalanında esir gibi kalakaldım ve bu süreçte hiç yalnız bırakılmadığımı gördüm. O ana kadar çocukluğumdan kalma hırsız fobimden dolayı tek başıma kalmaktan korkan ben, bu dilini çokta iyi bilmediğim, kültürüne hepten yabancı olduğum ülkede bir aslan olabileceğimin işte o an farkına varmıştım.
Çünkü burada yanında ailenin olmayışı yalnız olacaksın manasına gelmiyordu. Bunu bizzat görerek yaşamıştım. Oysa İngiltere’ de tam bir kasaba olan bulunduğum şehirde, teslim edildiğim evde her daim yanımda birileri varken, acentem tarafından nasıl da kimsesiz bırakılmış ve sonrasında da bu kimsesizliğimin farkına varan Cezayir asilli İngiliz(!) Au-pair ailem tarafından bana verdikleri odamda Christmas’ ta Londra’dan gelecek olan misafirleri kalacak diye 2 ay öncesi giriş yaptığım ülke ve evinden çıkış yapıp, 1 haftalığına bir yerlere gitmem ve odamı misafirine bırakmam gerektiği söylenerek resmen evden atılmıştım.
Hafızamda kalan ilk Amerika anım da yurt görevlisi beni havaalanından alıp kalacağım okul yurduna götürürken üzerinde geçtiğimiz George Washington Bridge Köprüsü üzerinde ‘’aaa Parliement afişinin içerisinden geçiyorum sanki’’ demiştim. Ve cevaben de ‘’ şimdi de seni Marlboro afişinin içine zoomlayacağım’’ yanıtını almıştım. Ne güzel bir manzaraydı o her daim filmlerinde izlediğim, fotoğraflarında gördüğüm muhteşemliklere ait olabilme duygusunu tadabilmek, o manzaraya dahil bir dekor olabilmek. O yaşlarımda böyle büyük geçişleri yaşamak, o geçişlerde küçücükte olsa iz bırakabilmek büyük bir yetenekti benim için.
İlk 8 ayıma kadar geçirdiğim süreçte sabaha kadar diğer yabancı-Türk arkadaşlarımla mutsuz mızırdalanmalarla ‘’benim ülkemde de bu var’’, “bu niye böyle”, “niçin bu şekilde davranıyorlar”, “bizim insanımız daha sıcakkanlı”, “bizde olsa böyle olmazdı” gibi cümleler kurararak yaşadım. Bu ülkeye yabancı olan diğer arkadaşlarım da ben gibilerdi ama karışık ırklar ve uluslarla bir arada yaşama deneyimi olan Fransız Shantel, küçüklügünden bu yana ailesi ile ticaret yapabilme adına Kıbrıs, İtalya, Yunanistan’ da uzun yıllar yaşamış ve hatta 23 yaşında Antalya’da 1 sene boyunca animatörlük yapmış Rusya’dan gelen Elena ise hiç böyle konuşmuyorlardı.
Sonrası o dönemde yeni bir hayat, yeni insanlar, yeni iş ve acemilikten başa gelebilecek-gelmiş bin bir çeşit sorunlarla uğraşıyorken, şuan sudan bulduğum bir sebeple, yeni ülke deki yeni erkek arkadaşımı sırf başka bir kızla aynı arabada görmenin verdiği kıskançlıktan kaynaklıymış gibi (!) günlerce suren bir ağlama nöbetine tutulmuştum. (Nişanlı geldin de hangi arada sevgili yaptın demeyin lutfennn)
Öyle böyle değildi bu ağlama. İlk defa ömrümde bu denli bir ağlama nöbeti geçiriyordum. Bir sinir krizi gibiydi. Sadece kendime zarar verdiğim. İçerisinde sevgiliye duyulan aşırı aşk yoğunluğu değil de, anneme, ablalarıma özlem, eski işyerim, arkadaşlarım, yeğenlerim, kuzenlerim vardı. Annemin yemekleri, gittiğimiz sosis tavacı, Vapur esintisi, Boğaz manzarası, Cadde yürüyüşleri, mantıcımız, Taksim’e topluca akmamız, hafta sonları 20 kişilik arkadaş grubumla Şile gezilerimiz, tracking turlarımız her şey ama her şey, hatta Türkiye’nin kokusu dahi vardı. Her şeyi, tüm bu 8 ay boyunca içerimde sakladığım, farkına dahi varamadığım gizli özlemlerimi bu 3 günlük gözyaşlarıma doldurmuştum sanki.
Evinde bulunduğum ailenin daha önce de bu kültür şoku yaşamış, farkına varamadığından hasarlarını içerlerinde derinleştirmiş başka öğrenci arkadaşlarla da yaşamışlığın verdiği deneyimleri sayesinde, benimle beraber sanki aynı acıları yaşamış, üzüntülerimin farkına varmış, beni başka bir şokla karşılaştırıp bu şoktan kurtarmak için giysilerimle buz gibi soğuk duşa dahi sokmuşlardı. Beni sarmalarlarken ‘’Yarın herşey düzelecek, herşey normale dönecek’’ diyorlardı sürekli. Neydi normale dönecek olan, o an hiçbir fikrim yoktu.
3 günün sonunda kendime geldiğimde sanki o içerimde halen farkına varmadan ötelere attığım herşey birden bire bıçak hızı ile kesilmişti. O 8 ayıma ait sebebini çözemediğim mutsuzluklarım, yok olmuştu aniden. Artık ‘’ora-bura arasındaki 10 farkı bulunuz’’ oyunundan sıyrılmıştı ruhum. Toparlandım, kendime geldim. Ve bir öncesinden daha güçlü bir şekilde kalktım ayağa. Türkiye Türkiye, Amerika ise Amerika idi. Kimse kimseye benzemediği gibi, ülkelerde benzemeyebilirdi. Herkes, her ülke, her kültür, tat, doku, gelenek, tarz, huy, kısaca her şey kendi tadında, kendi güzelliğinde yaşanmalı idi.
Bizleri güzel yapan kendi farklılıklarımızdı. Sokaklarda kedi yerine sincap kovalarken farkına varmalıydım bunların ama demek ki yaşanması gerekiyordu bu ruhsal sancıları, zorlu kabullenişleri.
Zorlu kabullenişler kimilerine zoraki kabulleniş gibi gelebildiğinde ise....
*******
O vakitten sonra ki topluca konuşmalarımızda artık “demek ki burada böyleymiş”, 'bunu böyle kabul etmek gerek”, 'bizim kültürümüzden farkları bunlarmış”, “aslında bu şekilde davranmak ve yaşamak daha güzel olabilir” gibi cümlelerle düşünüp yaşamaya başladım.
Ve arkasından artık bu ülkede yaşayabileceğimi, herşeyin üstesinden gelebileceğimi fark etmişliğimden yola çıkarak öğrenci vizemi uzattım. Sertifika programına geçiş yaptım. Artık bu Kültür Şokunu atlatmış, farklılıkların güzelliğini de çözmüştüm. Yanlış yapmaktan korkmuyordum artık. Gramerli, American accentli konuşacağım diye kasmıyordum kendimi. Hintli arkadaşların da yemeklerinden tadabiliyordum artık. Dışarıda kendimi illa da tavuk yemeliyim diye de koşullandırmıyordum. Araç kullanırken o dolambaçlı yollarda kaybolmaktan da korkmuyordum. Pijamamla ben de sabahları markete gidiyordum artık Pazar günleri araba temizliğini komşularımızla eğlenceli hale getirebiliyordum, ilk Hallowen kutlamamda küçük çocuklara verilmek üzere harika şeker paketleri hazırlamış, kostüm olarak ta kendime pembe kelebek kanatlarım almıştım. Okulda cheer lider olamayacağımdan futbol klubune üye oldum.
Pinky yılı bitirmeden şoktan kurtulmuş, Pembe Kelebek Kanatlı bir Futbolcu olmuştu.
******
Sonrasında 4 senedir yaşadığım Australia’ da bu şokla hiç karşılaşmadım ama beraberimde gelen şuan ex eş statüsünde ki kişi bolca nasiplenmişti bu hastalıktan.
Psikolog doktorlara taşınacak kadar! Onlar adını ‘’Homesick’’ koydular ama ben asıl sorunu biliyordum. Ya kurtulmak için uğraşacaksın, ya da pes edip bulunduğun ortamdan kaçacaksın. Bazen mücadele gücü bulamayınca, kaçışta bir kurtuluştur işte- iyi olabileceksen.
Kültür şokunu atlatmak için zaman tanıyın kendinize.
Kimileri 3 ayda, kimileri 9 ayda…
Ama 11 ayı geçmiyor bu şoku atlatmak.
Atlatamadan bu şoka yenik düşen arkadaşlar da,
Mağluplar!
Kültür şokuyla mücadeleyi zor sanıp, yurda gereğinden erken dönüş yaparlar.
Lütfen arkadaşlar gücünüzün farkına varın ve bu insana 100 Volt elektrik veren acı şokundan bir an önce güçlenerek çıkmaya çalısın.
Sonrasında edindiğiniz güçten dolayı, gün gelecek ki kendi gücünüzden korkar duruma geleceksiniz.
Güzeldir yurtdışında tek başına yaşamak. Eğlencelidir, heyecan vericidir.
Ayrı bir deneyimdir.
Gücün kendisidir.
Korkmayın.
Buralara kadar gelebilmişseniz, yenen de, ezen de siz olacaksınız.

Her Telden Avustralya

Burada yazacağım konuda Avustralya hakkında genel bilgiler vermek isteyeceğim. İnternet üzerinden ve elimdeki güzel kütüphanemden edindiğim bilgilerimi kendi yaşanmışlık ve bilgilerim dahilinde harmanlayarak sunmaya çalışacağm. Bölge ve şehir seçimi yapacak arkadaşlar için önrehber niteliği taşıyabilirim umuduyla.
Avustralya nüfusu 22 milyon (neredeyse Türkiye'nin üçte bir oranında bir nüfus) olmasından dolayı sanırım sosyal bir devlet yapısına sahip. Çok büyük ve uçsuz bucaksız topraklara sahip oldukları için (Türkiye'nin 10 katı büyük) insanlar şehir merkezi dışında İstanbullu bizler için kasaba niteliği sahip bölgelerde müstakil ve bana göre bol kasveti olan basık kullanışsız İngiliz tarzı evlerde otururlar. Ülkenin yüzölçümü o kadar büyük ki, her bir bölgesinde ayrı bir iklim vardır dersek de geneli tropikal iklim olarak yaşanır, bu yüzden de dönem dönem tropik fırtınalar da yaşanır. Önce devleti sonra milleti tarafından aşırı çevre bilinci nedeniyle kendine olan bitkisel örtüsü tüm hassaslığı ile korunmaktadır.
Çevre kirliliği diye bir kelimenin varlığı dahi bu ülkede bilinmez. Her ne kadar IELTS yazma ve konuşma testlerinde 'Çevre kirliliği' başlığı altında sorular çıksa da bu konuların İngiltere dolayısıyla Avrupa üzerinden geldiğini varsayar, ülkeye geçici veya kalıcı olarak gelmekte olan göçmen beynine gizliden gizliye bu çevre bilincini aşılamaya çalıştıklarını hissederim. Güzeldir, severim bu tür sağlık ve güven içeren sinyallerin beyne bu şekilde dayatma olmadan gönderilmesini.
Bulaşıcı hastalık getirtebilecek, ülkeye sağlıklı bitki örtüsünü bozabilecek her türlü materyal ve nesneler bu yüzden havalimanında çok sıkı takiplerle aranır. 2008 yılında Sydney Havalimanından giriş yapan Sylvester Stallone'nin çantasında bir yeşil elma bulunmuş ve Sylvester abimiz bu elmayı madem girişi yasak o halde ben de yerim demiş ve x-raydan öyle geçerim dediği için gözaltına alınmış ve 3 gün soruşturması sürdüğü otel odasından çıkamamıştır diye açıklamışlardı bizlere o dönem. Çünkü o elmanın çekirdeği dahi zarardır bitki yapısı için!!!
Aslında şehir merkezlerinde yaşayan çoğu öğrenci ve göçmen olan nüfusun gözünü korkutmak ya da gözünü açmamak adına yer yer böylesi eğlenceli, tatlı pembe yalanlara başvuran Avustralya yerel TV'leri daha sonra kozlarını açık oynayan ABD Medyası yüzünden doğruyu yazmak durumunda kalmışlar ve 'Rocky Balboa'nın oğlu Rocky filmi serisinin dünya turunda Sydney'e Çin malı vücut kas kütlesini ve cinsel performans artıran somatropin içeren ithali yasak madde olan -üstelik reçetesiz- 48 şişe Jintropin sentetic HGH soktuğu için düzenlenen mahkemeler sonucunda 1.267 £ ile cezalandırılmış mahkeme masrafları dahil toplamda 4.000 £ ödediğini öğrenmiştik. Üstelik bu maddeler Amerika'da dahi yasakken, overseas yolculuğunda yanında gezdirmesi Stallone Amcamızın ayıbıdır o başka tabii. Haa bu arada Avustralya'ya ithalatı yasak madde getirmenin cezası federal mahkemelerde 5 yıl hapis ve 45.000 £'dir. Herkes bilsin ayrıca:)

Avustralya sosyal bir devlet yapısına sahip olduğu için işsizlik düzeyi en fazla %8 civarındadır. İşsizlere sürekli yardımlar yapılmasına rağmen yine de şehir merkezindeki sokaklarda homless denilen evsizleri görebilirsiniz. Devletin yine sosyalliği çerçevesinde sabah ve akşamları sosyal yardım araçları ile sokakta yatmayı tercih eden birçoğu aklı dengesini kaybetmiş kimsesizlere içecek kahve ve yiyecek, donat servisi yaptığını görebilirsiniz. İmreniyorum bu ülkeye de, yönetenlerine de, çalışanlarına da. Oxford Street'de otururken bir sabah caddemizin güvenliğinden sorumlu resmi giyimli polis amcamızı, her daim sokakta uyuyan alkolik ve üstü başı perperişan olan ve sarhoşluktan sızmış kimsesizimizin bir yandan o kirli saçlarını okşayıp, üstünü başını soğuktan korunsun diye örtmeye çalıştığını ve birşeye ihtiyacı olup olmadığını sorarken görmüş, periodun da etkisi ile o tabloda gözlerim dolu dolu olmuş hassaslaşıp bir ufak da ağlamıştım. Buradaki güzellikleri, buradaki alt-üst konumlandırmasının insanlar arasına uçurum koymadığını görünce benim insanım da, benim kimsesizim de bu saygıyı yaşasın diye içinde çaresiz bir çırpınış hissediyorsun, güçsüzlüğünden-acizliğinden gözlerini sulandırıyorsun. İşte böyle uzaktan imrenik bakışları konu başlığı yapıp, bu tür sosyal devlet yapısının kendi toprağında olduğunu görmeye ömrünün dahi yetmeyeceğinden yola çıkıp aklına ölüm getiriyor hazır ağlamaya başlamışken başka nedenlerde ekleyip Hyde Park'ta tek bir banka oturup bir güzelce bağıra bağıra doğaya karşı ağlıyorsun. Henüz çok yeni öğrendim o Hyde Park içindeki Anzak Savaşı Anıtının etrafındaki o her daim çok sevdigim ağaçlar meğersem Türkiye'den getirilmiş vakti Osmanlının dedi yanımdaki Türk arkadaşım. Şimdi ben buna da ağlarım. Bööööö diyecektim ki hemen küçücük bir tarih araştırması soruşturması yaptım, internetten kayıtlı olduğum kütüphanemdeki Anzak Savaş Anıtı, Sydney tarihçesindeki ot yapısına kadar okudum yok öyle birşey. Yine bizlerin bir minik garip milliyetçilik anlayışıyla - herşeye ucundan asılmacalık oyunlarından biri olduğunu anladım. Belki de kulaktan kulağa şekil değiştirerek bu şekle gelmiş dahi olabilir bu söylence Türkler arasında. Sosyal yapısı çok gelişmiş olduğu için SOL List’te bulunan mesleklere ait herkes kendi mesleğini, İngilizcesini mükemmel derecede ilerlettikten sonra muhakkak yapabiliyor olsa da genelde ülkeye gelen Türk göçmen adayı aile reisimiz, ailesini geçindirmekle yükümlü olduğundan dil öğrenme sürecinde, bulabildiği küçük çaplı işleri de almak zorunda kalır. Tam da İngilizce kullanım dilinin orta seviyesine ulaştığı Avustralya'daki 5. senesinde ise mesleğine ait kalifiyeyi kaybetmiş olduğunu keşfeder ve 5 sene sonrası gıda sektörü olarak adı yaldızlandırılmış dönercilik işine girer. Gerçi o da Çinlilerin tekeline girmiş, artık Çinliler devralıyorlar dönerci dükkânlarını. Kısa zamanda köşeyi dönmek adına $5'lik ekmek arası döneri 12 $'a satmaya çalıştığından 2. senesi dolmadan iflas bayrağı çeken yurdum esnafçığından dönme -Döner kesen Çin'li! Düşüncesi bile komik ama gerçek maalesef.
Kalifiyeli, düzgün meslek sahibi olarak kendi işini yapan Türkler sınırlı sayıdadır ve ortaya çıkmazlar genelde. Eski emekli Türk amcalarımız bir şekilde kendilerine afilli bir etiket yakistirarak bir kartvizit bastırır, emeklilikten hayallerini süsleyen hayali isverenlige bir şekilde terfi eder, ayrıca kendilerini sayısı 100 u geçen işlevsiz bir dernek çatısına yönetici seçerler. Yurdumun bey amcaları bu topraklarda da yine tatlı dillidir, kızamassın onlara. Uzulursun ayrıca bu yaşta anavatanından bu kadar uzakta olduklarını görmekten. Çünkü nedendir bilinmez, hepimizin hayalinde yaşlanınca Akdeniz'den bir ev alıp oraya yerleşmek vardır, aynı tropik iklimi ve nezihligi kaybetmeden kendi toprağımızı, havamızı soluklanma derdine yanmaya başlarız henüz 5. senemizi dolduramadan. Bir yandan yerleşme planları diğer yandan kaçma planları aynı anda yaşanır. Göçmen olmak zor zenaat.
İlk Sydney’e geldiğim dönem bu ülkenin en meşhur Türk’ü kim diye kafamda bir soru dönüp durduğu dönemde, Tv haberlerinde yanıtı bana gecikmeli olarak vermişlerdi. ‘’Crazy Johns’un sahibi John İlhan olduğunu onun da dün akşam 41 yaşında kalp krizinden vefat ettiğini öğrenmiştim!!! Rahmetli gerçekten çok iyi ve çok vefalı bir insanmış, herkes haberlerde, show programlarında arkasından iyi bilirdik diye anlattılar, günlerce yapmış olduğu bağışlar, dernekleri anlatıldı. Avustralya için çok önemli bir şahsiyet olması gururlandırdı ama tanışamadan böyle erken kaybetmek de ayrıca üzdü. Böyle dedimde aklıma geldi, America Montclair State University’nin bir öğlen vaktinde görmüştüm. O zamanlar çok meşhur olmayan Avustralyalı Steve İrvin gelmiş, okulun bahçesinde tabut gibi kutulardan timsahları çıkartıp onlara birşeyler yaptırırken görmüş, herkes gibi ben de timsahları sahte, kurmalı ya da pilli bir oyuncak sanıp Steve amcaya deli gibi acınası bir şekilde bakıp, kantine geçmiştik. İşte Steve İrvin daha sonra dünya çapında ünlü oldu ve ben Melbourne’ye geldiğimin ilk ayı kendisinin showunu kendi memleketinde akıllıca izleyemeden vefat etti ve o dönem dünyadan kopmuş-tek amacımın otel odasından biran önce kendini atmak ve ev bulmak olduğum dönemde duvar afişlerinden vefat ettiğini öğrenmiştim. Hem de pisi pisine. Balık ısırığı!
****
Avustralya'nın sınır komşusu olmadığı için Dış politikası da gayet yumuşaktır. İnsanında herhangi bir millete dair önyargı yoktur. Önyargıları yine göçmenler kendi içlerinde yaratırlar ki bunun süresi de ülkeye alışana değin. Beşinci Senenden sonra artık buralı olduğunu hisseder, bir Japon'la, Alman'la dahi aranda farkında olmadan ortak özellikleri bularak onu kendi memleketlin beller, o denli sever, yalnız kaldığın bayramlarında onları kuzenin, yeğenin bilir bayramını kutlar, cebinden çıkardığın şekerleri bayram niyetine verirsin. Gerçi ben cebimde Falım cikleti taşıyorum. Onları veriyor ve günlük fallarını okuyorum arkadaşlarıma, bir çeşit Japonların fal kurabiyeleri gibi. Sen de, onlar da artık herkes buralıdır çünkü. Herkes Avustralyalı’dır. Herkes birer Ozzie. Artık ruhun törpülenmiş, beynin ne yapmak ve ne şekilde yaşamak istediğine karar vermiş, hayat standartlarını oturtmussun. Herşeye koşarak yetişmeye çalışan aceleci ruhuna, her daim sosyal devletin kanatları altında olmanın verdiği güvenle yere sağlam başarsın, gözlerin güler konuşurken, gamzelerin daha da derinleşir.

Avustralya güzeldir. Avustralyalılarsa çok iyi insanlardır. Dilini mükemmel şekilde öğrendikten sonra kimse tutamaz sizi. Yeter ki eğitimli olun. Yeter ki hedefleriniz güzel olsun.

Eski toprak Türk'ler, sizdeki değişimi asimile olmak derler, her evresinden sonra şu an 12 senelik birkaç ülkede geçirdiğim göçmenliğimin lisansüstü sonrasını yapıyorum dediğim, acemilerine derslerini verdiğim göçmenlik mesleğimdeki deneyimlerime dayanarak diyorum ki, yeni jenerasyon o kadar güzel geliyor ki akademik alanda her türlü donanıma ve düzeye sahip, belirli bir aile kültürü almış, ahlakını gelenekleri ile harmanlamış, yeni hayatları tanıma ve yaşama isteği ile coşku ve heyecanla uyum sorunu denen durumu yaşamıyorlar. O 70’lerin Alamancı durumları yok artık.
Yurtdışındaki yurdum insanı profili giderek değişiyor. Gerçi bu değişimde Konsloslukların belirlediği çizgiler dahilinde belirgin bir profile ait öğrenci alımı yapmalarından kaynaklanıyor. Olsun ben kendi adıma mutluyum. Hiç olmaz sa ana yurdunu, vatanını, milletini kötüleyerek ucuzca sınıf atlama niyetinde olmayan, akademik eğitimi ile yaşantısı arasında köprüyü kurabilecek, kurmuş bir grup geliyor. Ve yine diyorum ki...
Mottom: “Yurtdışında Yaşayan Türkler Gururumdur.”

Röportaj: Ebru Zeynep Uğur

Kanada’da eğitim hakkında merak ettiklerinizi sizin için Ebru Zeynep Uğur’a sorduk...
Centennial College, Toronto’nun İstanbul İrtibat Ofisi müdürü olarak görev yapan Ebru Zeynep Uğur, İtalyan Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası Ticaret bölümü mezunudur ve Türkiye’de 7 yıldır eğitim danışmanlığı yapmaktadır.

1.Türkiye’de bir yabancı eğitim kurumu kendi irtibat ofisini kurdu. Bu denli büyük bir yatırım kararının altındaki nedenler nedir?
Centennial College olarak kendi irtibat ofisimizi İstanbul’da açmamızın ilk nedeni tabii ki Türk öğrencilerin Kanada’ya olan ilgilerinin günden güne büyüdüğünü görmemiz. Kanada gibi eğitim kalitesi çok yüksek bir ülkenin, en önemli okullarından biri olan Centennial College, Türk öğrencilere hiçbir ücret almadan doğru bilgileri verecek genç bir danışman ekibi kurarak, Kanada’nın sunduğu eğitim ve çalışma fırsatlarını kendi platformlarında anlatmayı seçti. İstanbul Temsilcilik ekibimiz, Kanada’da eğitim görmek isteyen herkesi kendileriyle iletişime geçmeye davet ediyor.

2. Kanada’daki eğitim sistemi nasıl işler ve Kanada eğitiminin dünya sıralamasındaki yeri nedir?
Eğitim sistemlerinin amacı düşünme, algılama ve problem çözme yeteneği gelişmiş bireyler yetiştirmek. Çağdaş değerleri ve sektörlerin ihtiyaç duyduğu nitelikli bireyleri yetiştirmek eğitim sistemlerinin başarı göstergeleri haline geldi. Orta öğrenimdeki öğrencilerin matematiksel ve sorun çözme yetenekleri, Programme for International Student Assessment (PISA) isimli sınavla ölçülmekte. 2003 ylında OECD tarafından yapılan ve üye ülkelerdeki öğrencileri kapsayan PISA sonuçlarına göre, öğrencilerin başarı ortalaması 500 puan. Türk öğrencilerin aldığı matematiksel yetenek sınav puanı 428 iken, ABD’de 483 puan, Kanada’da ise 532 ve Kanada 5. sırada yer almakta. Kanada’da eğitim standarttır, yani okullar arasında sıralama yoktur. Gerçekten de, Kanada’da öğrencilerin aldıkları notların kendi içindeki dağlımı, yani standart sapma rakamı 1,7 gibi düşük bir seviyededir. Türk öğrenciler arasında sapma ise 6,6’dır ve öğrencilerin başarı düzeyleri arasındaki en yüksek farklılık Türkiye’dedir.

3. Centennial College’da eğitim almanın avantajları nelerdir? 
Centennial College, tüm dünyada tanınan ve eğitim modelleri örnek olarak kullanılan, çok köklü bir devlet okulu. Centennial College’da verilen uygulamalı eğitim, öğrencilerin henüz mezun olmadan iş tecrübesi edinmelerine olanak veriyor. 7 fakülte altında sunulan 100’den fazla program seçeneği ile Centennial College, öğrencileri, iş dünyasının ihtiyaç duyduğu niteliklere sahip olmalarını sağlayarak mezun ediyor. Ayrıca, Toronto, Kanada’nın iş dünyası açısından en önemli şehirlerinden biri. Mezuniyetten sonra bir çok öğrenci, Centennial College tarafından iş görüşmelerine gönderiliyor ve mezunların çoğunluğu yurtdışında iş tecrübesi ediniyorlar.

Kanımca, en önemlisi, bu denli kaliteli bir eğitimin sanıldığı kadar da erişilmez olmayışı. Nitekim, Centennial College okul ücreti diğer A.B.D. ve özel Türk üniversitelerine göre çok daha uygun seviyededir. Ayrıca, devlet ve özel sektör okula çok fazla yatırımda bulunurlar ve böylece öğrenciler son teknoloji ile donatılmış araştırma merkezleri ve laboratuvardan en iyi şekilde yararlanırlar.

4. Kanada uluslararası öğrencilere mezuniyetten sonra çalışma imkanı veriyor mu?
Kanada, uluslararası öğrencilere, hem eğitimlerine devam ederken, hem de mezun olduktan sonra, gerekli sartları yerine getirdikleri takdirde, çalışma izni veriyor. Bu, bir çok öğrenci için bulunulmaz bir fırsat. Ayrıca, Kanada’nın sunduğu olanaklar sadece çalışma izni ile de sınırlı değil. Şöyle örnek verelim: 3 senelik bir ön lisans programından mezun olan öğrenci, 3 senelik bir çalışma izni alıyor. Çalışmaya başlıyor ve 1. sene dolduğunda, Permanent Resident Card için başvuruda bulunuyor. Yani oturma izni için. Çalışma izni bitmeden, oturma izni çıkmış oluyor. Çok avantajlı, çünkü bu izin sayesinde kişiler Kanada vatandaşların yararlandıkları tüm haklardan yararlanabiliyorlar, sadece seçme ve seçilme hakları, bazı resmi kuruluşlarda çalışma izinleri ve Kanada pasaportu sahibi olamıyorlar. Ayrıca 3 sene yurtdışında çalışan tüm erkek öğrenciler şu anki koşullara göre bedelli askerlikten yararlanabiliyorlar. Mart 2010 itibari ile Türkiye’deki işsizlik oranı %14’e yükseldi. Üniversite mezunlarımız da ekonomideki daralmadan etkilendiler. İş bulma safhasında yurtdışı tecrübesinin ne kadar önemli olduğu da göz önünde bulundurulursa, Kanada bu anlamda yine ön plana çıkıyor.

5. Okul Toronto’da bulunuyor... Toronto hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Toronto, Ontario gölünün yanında kurulmuş, dünyanın en güzel ve en güvenli şehirlerinden biri. Özellikle öğrenciliği geçirmek açısından çok avantajlı. Kanada’nın birinci, dünyanın üçüncü eğlence, kültür ve sanat merkezi olmasının yanısıra, modern şehircilik ve mimari açısından örnek bir şehir.

Bir çok uluslararası öğrencinin Toronto’da öğrenciliklerine devam etmelerinin sebebi hiç kuşkusuz şehrin kozmopolit yapısıdır. Ayrıca, Toronto’nun gelişmiş bir toplu taşıma sistemi var ve Kanada’da 4 mevsimin yaşandığı nadir şehirlerden biri.

Tüm bunlardan başka, Toronto hakkında asıl önemli olan şey şu ki, Toronto, Kanada’nın finans ve üretim başkenti. İş imkanları geniş. Mezuniyetten sonra Centennial Mezunlarının büyük bir kısmı hemen kendi alanlarında işe başlıyorlar. Nitelikli iş gücünün değerinin bilindiği bir ülke Kanada.

6. Okulun YÖK denkliği var mı? 
Elbette. YÖK denkliğinin yanısıra, Centennial College diploması , tüm dünyada tanınan çok değerli bir diploma.

7. Başvuru koşulları nelerdir?
Lise mezunları için 2.5 not ortalaması ve TOEFL’dan 80 puan, ya da IELTS’den 6 puan almış olmak gerekiyor. Üniversite mezunları için ise sadece transkriptlerine ve yine TOEFL ya da IELTS skorlarına bakmak istiyoruz.

İlginiz için teşekkür ederim.


Mezun.com'dan alıntıdır